| Açık radyoda beş yayın dönemi yani 2,5 yılı devirmiş Psychoacoustics Lessons programının yapımcıları Osman Kaytazoğlu ve Berk Gökberk. Kendilerine konusu itibariyle gürültü bölümünü fazlasıyla ilgilendiren Psychoacoustics’i, programı ve ikilinin birlikte ses ürettikleri oluşum olan Liz Fando’yu sorduk. Biri matematikçi diğeri bilgisayar mühendisi iki fen adamının ürettikleri sanat ve/veya arayışlarının macerasında birbirinden ilginç ve farklı konularda tomarla bilgi aldık. Buyrun size 0 ve 1 arasında bir evren. | |
![]() |
|
|
Psychoacoustics Kuramı? BG: En basit tanımıyla seslerin insan kulağına ve beynine
davranışlarını inceleyen bir bilim dalı psychoacoustics. Genelde Avrupa,
Almanya’nın, daha doğrusu Zwicker’in geliştirdiği bir kuram. Siz nasıl bulaştınız bu
işe? BG: 2002 yılında Boğaziçi Üniversitesi Elektronik Bölümü’nde
Levent Arslan’ın açtığı Psycho Acoustic dersini Osman’la beraber aldık.
Dersi
ya da psycho acoustic’in ilgilendiği konuları kısaca açıklamak gerekirse
(hatta
bu bölümleri bize Osman anlatmıştı); kulağın fizyolojisi, orta kulak ve
iç
kulaktaki hair cell’ler ve kulağın sesleri algılamadaki kompleks yapısı
ile
başlıyor. OK: Psycho acoustic’in ilgi alanınını tanımlamak ya da
sınırlamak
açısından bir örnek vermek gerekirse; bir kulaklıkla ya da müziği açıp
uyuduğumuz zaman, sesleri orta kulağa ileten hair cell’lerin ucundaki
kıllar,
kılımsılar ölüyorlar. Çünkü siz o an sesi anlamaya çalışmadığınız için,
beyin
uyuduğu için, sesler nereye gideceğini şaşırıyor ve hair cell’ler o
iletkenliği
tam olarak yerine getiremiyorlar. Bu aslında insanın zamanla duyma
yetisini
kaybetmesinin de açıklamasıdır. İşte bu konu tam da psycho acoustic’in
ilgi
alanıdır. BG: Diğer konular, duyma eşiği, kulağımızın algılamaya başladığı
ses seviyesi, gürültünün yoğunlaştığı yüksek ses seviyelerinde kulağın
bozulmaya başlaması, bu ikisi arasındaki spektrum. Bu duyma eşiği
elektronik
müzikte çok kullanılmaya başladı. Böyle frekansları kullanan çok sanatçı
var.
İlerleyen derslerde bu düşük frekansların kullanılmasının neden olduğu
illüzyonları gördük. OK: John Cage mesela, psycho acoustic dersi almış olsaydı 4.33’’
adlı hiçbir şey yapmadan oturduğu o konserinde “Bu parça köpekler
içindir,”
diyip gidebilirdi mesela. Ya da salona köpekleri doldurup sadece onların
duyduğu bir eser çalabilirdi. Psychoacoustics elektronik müzikle
buluştukça,
insanlar psychoacoustics’in teorilerini duydukça, sanırım böyle
enstalasyonlar
da olacak ilerde. Yani kimse yapmazsa oturup biz yaparız. Bu dersler nasıl bir radyo
programına dönüştü? BG: Bir kere ikimizin de ortak müzik zevklerinin olmasıyla
başladı. Hem derste gördüğümüz çalışmalar, hem de Osman’ın çantasında
gördüğüm
Fluxion CD’leri, onun ben de gördüğü Rune Grammofon CD’leri, işin biraz
avant-garde tarafına yatkın olmamız, bizim derste gördüğümüz
psychoacoustics
kuramlarını daha bilimsel ve sistematik olarak incelemeye itti. OK: Ben zaten Radyo Eksen’deydim. Ama orada çalabileceğim şeyler
tükenmişti. Böyle bir programı da orada yapamazdım. Açık Radyo’da Şerif
Erol’a
gönderdim. O da çok beğendi. Berk’e de öneri götürdüm. Berk’de
psychoacoustics’i elektronik müzik alanına taşırsak hoş bir fikir
olacağını
söyledi. BG: Bir de başlamamızın en önemli etkenlerinden biri de bazı
avantajlarımızın olması. Derslerde kulağın fizyolojisini öğrendikten
sonra,
müziğin yaratılması, işte o sinüs kosinüs dalgaları, bunların
türevlerini
öğrendik. Osman’ın bir matematikçi olması, bu konulardaki bilgisi, benim
de bir
mühendis olarak bu kodların nasıl yazılacağını biliyor olmam, bu üretim
sürecinde kullanılan çoğu ortamın analizini daha iyi yapmamıza neden
oldu.
Ortamlar olmasa bile, çok basit matematiksel programlarla, Osman’ın daha
önce
yaptığı deneylerle herhangi bir medyanın, bir resmin, bir internet
mesajının,
nasıl müziğe dönüştürüleceğini biliyorduk. Bunları biliyor olmamız bu
radyo
programını yapabilmemizi sağladı. Altışar aydan 5 yayın
döneminin özetini yapsak? OK: Herhangi bir psychoacoustics kitabını da açsak başlangıçta
efektler, seslerin nasıl işleneceği gibi bir sürü temel tanımla
karşılaşmak
mümkün. Biz de bu gramatolojiyi, insanların elektronik müzik dediği ama
bizim
ısrarla abstract/soyut müzik dediğimiz, taşıyıcısı olmayan müziğe nasıl
adapte
edebileceğimizi düşünmeye başladık. Elimizde psychoacoustics
derslerinden kalma
çok güzel audio materyaller vardı. Bunlar sanırım birçok elektronik
müzikle
uğraşan müzisyenin, sanatçının almak için can atacağı şeyler. Bu
materyallerle,
tıpkı kendimize ödev verir gibi, işte o matematiksel formüllerin
anlatılabilir
bir metne dökülmesi, uygulanabilir bir ses dosyasına dönüştürülmesi
konusunda
çaba harcadık. BG: Örnek verecek olursak, ses dosyalarının hangi bit rate’te
kaydedildiği önemli bir parametredir. Siz çok daha düşük bir bit’te
kaydedersiniz çok daha farklı şeyler duyarsınız. Ya da herhangi bir
müziğin
pitch’ini, perdesini birkaç ton yükselttiğiniz ya da düşürdüğünüz zaman,
çok
farklı yerlere gidebiliyorsunuz. İlk aylarda sürekli olarak bunları
inceledik.
Scott Walker’ın bir parçasının birkaç perde aşağıdan ya da yukarıdan
söylenmesi, enstrümantal bir solonun düşük ya da yüksek frekanslarını
almak, bu
tarz matematiksel işlemlerin duyduğumuz müziği nasıl değiştirdiğini
inceleyen
örnekler verdik. Bunları web sayfasına* da upload ediyorduk.
Dinleyiciler
farklı efektleri, farklı ses dosyalarının bu şekilde işlenmiş hallerini
daha
sonra da dinleyebiliyorlardı. OK: Mesela gürültülü bir ortamda tanıdık bir melodinin en
tanıdık
kısmını çekip aldığımızda farkedebiliyor muyuz? Gürültüsüz bir ortamda
bunu
yaptığımızda ne oluyor? Mesela trafikte arabamızla gidiyor ve radyo
dinliyoruz
ve zzztt diye bir ses oluyor. Bunu kafamızda nasıl algılıyoruz, nasıl
tamamlıyoruz? İşin grameri yanında psikolojisini de inceleyen, daha
doğrusu
deneyen bir program ortaya çıktı böylece. BG: Mesela psychoacoustics kuramının önemli bir prensibi; siz
söylenmiş bir cümlenin ya da bir müziğin bir kısmını sessiz bir ortamda
çıkarırsanız, bir sözcüğün bazı harflerini çıkarırsanız veya,
dinleyiciler bu
silinmişliği çok kolay farkedebiliyorlar. Ve çok fazla bozarsanız, fazla
silerseniz kelimenin ne oldduğunu anlamayabiliyorlar. Ama aynı işlemi
yaparken
arkada bir gürültü olursa, bu beyninizin o kelimeyi aradaki eksikliğe
rağmen
çok kolay algılamanızı sağlıyor. Bu açıklanması çok zor bir şey.
Süreklilik
illüzyonu deniliyor buna. OK: Beynimizin daha önceden bu sesle karşılaşmış olmasının bir
imtiyazı. Bu imtiyazın gürültüden gelmesi çok ilginç. BG: Beynin karmaşıklığı nedeniyle açıklayamadığınız şeylere
illüzyon adını veriyorsunuz. Gürültü konseptinin modern müzikte bu kadar
çok ve
bilinçsizce kullanılmasının nedenlerinden biri de bu olabilir. Biz de
açıkçası
bunları açığa çıkarmak için psychoacoustics terimini biraz ön planda
tutuyoruz. OK: Bu gürültü konsepti artık görüntülere de taşınmış durumda.
Biraz önce Carlsten Nicolai’nin (aka Alva Noto) yeni enstalasyonuna
baktık.
Resme baktığınız zaman arkadaki “reflex” yazısını görebilmek için
insanın
gerçekten başı dönüyor. Sanatın, bilimin zorlayıcılığını ele geçirmeye
çalıştığını görüyoruz bu arada. Eskiden bilim adamlarının ne kadar
ulaşılmaz
olduğunu düşünüyorsak, şimdi yavaş yavaş o bilim adamları sanatla,
resimle,
müzikle uğraşarak, birer sanatçıya dönüşebilmeyi öğrendiler, birtakım
kodlar
yazarak ya da belirli şeylere farklı açılardan bakarak. Mesela
psychoacoustics’in sanata yayılmaya başlaması. BG: Somut bir örnek verecek olursak, MIT’den Curtis Roads,
sesleri
üç boyutlu uzayda bir nokta olarak görüp, bu noktaların koordinatlarının
müziğe
dönüştürülmesi konusunda senelerdir uğraşan bir insan. Bu profesör geçen
sene
Türkiye’de Spectral Müzik Konferansı’nda bir çalışmasını sunmuştu. Bu
çalışması
Arts Electronic’de birincilik ödülü almıştı. Bu tarz deneysel ses
yaratma
süreçleri ile uğraşan bilim adamlarının da sanatçılar gibi piyasaya
girdiğini
görüyoruz. OK: SETI’den aldığı sinyallerle, psychoacoustics kodlarını
kullanarak müzik yapan insanlar var. belki bilmiyorlar bu kodları
kullandıklarını. BG: Buradaki ilginçlik, ses eskiden olduğu gibi analog olarak
tutulmuyor. Bilgisayarlarda dijital sinyaller olarak tutuluyor.
Hepimizin
bildiği gibi bu dijital sinyaller de 1 ve 0’lardan oluşuyor. Herhangi
bir
sinyal de, bu uzaydan gelen bir ses de olabilir, Picasso’nun bir resmi
de
olabilir, Google’a gelen search talepleri olabilir, dijital olarak
tutuluyor
yani hepsi de 0 ve 1’lerden oluşuyor. Bu datayı müzik dosyalarına
çevirebiliyorsunuz. Tabi bu sürecin ne kadar saçma olabileceği bazen
belli
oluyor. Elinizdeki bir resmi bir wav dosyasına aktardığınızda ortaya çok
gereksiz şeyler de çıkabiliyor. Bu tuhaflığın güzel bir şey olmadığını
da
bilmek lazım. Sanatçıların işin içine eklenmesi belki de orada devreye
giriyor. OK: Her tuhaflık yenilik önermez. BG: Şu anda çok tuhaf müzik enstrümanları üretmekle uğraşılıyor.
Mesela jestlerle müzik yapma. OK: Öyle bir projemiz vardı. Bir deneğe 42 tane vesikalık
fotograf
gösterilerek o deneğin jestlerinden karakter analizi yapılan bir deney
var.
İşte bu deneğin yüzündeki hareketleri çizip, o mimiklerin birbirlerine
göre
durumlarından müzik yapalım demiştik. Yani senin suratının, suretinin
müziğini
yapmak. Ama bu hayatında bir kere dinleyeceğin bir şey oluyor sonuçta. BG: Scanner’ın geçen burdaki konserinde kullandığı bir şey var,
manyetik sinyalleri eliyle kontrol ederek… OK: Herbert’ta aynısını yapıyor. Çıkardığı müziğin havadaki
sinyallerinin yönünü değiştirebiliyo, tonunu değiştirebiliyor, onlara
hükmedebiliyor. BG: Bunun en eski örneği Theremin. O da çok temel bir ilkeye
dayanıyor. Orada da sinyal üreten medyuma elinizin ya da başka bir
nesnenin
uzaklığı enstrümanın frekansları değiştirerek sizin çok farklı sesler
elde
etmenizi sağlıyor. İlerde belki gelinebilecek en uç nokta, insan elinin
tüm
ekleminin herhangi bir notaya, frekansa, filtreye denk getirilerek,
insan
elinin hareketiyle çok daha kompleks bir enstrüman oluşturulması.
Bunların çok
daha basit versiyonları şu anda galiba Türkiye’de de kullanılıyor, bir
dansçının dans ederkenki görüntülerinin ve üç boyutlu vücut
koordinatlarının
müziğe dönüştürülmesi. Bu konuda çalışan bir bilgisayar mühendisi ve bir
dansçı
tanıyorum. Yine sonuçta bir data var elimizde. Bu tarz alternatif müzik
yaratma
süreçlerinden söz etmeye devam edersek akşama kadar konuşabiliriz. En
iyisi
burda keselim bunu. OK: Bunların hepsinin geldiği nokta, sanat sonuçta fetiş bir
yaklaşım içeriyor. Artık programda neler
yapıyorsunuz? Şu sobeleme hikayesi? OK: Önce tabi psychoacoustics’in var olan ya da temsil edilen,
belli olan ya da olmayan niteliklerini, seslere ve artistlere
davranışını
geliştirmeye başladık. Psychoacoustics’in önüne, birtakım insanların;
toplumun
hepsine sunulmamış, bu işten anlayan, bu işi takip eden, takip etmeyi
bir
ayrıcalık sayan –ki yüzde doksanı da böyledir, farklılık arayışının ya
da bu
tuhaflıkların bir erdem olduğu zannedilir. Bütün bu erdemler,
mutluluklar da,
bir şeylerden farklı olmanın imtiyazlarından faydalanılarak yüceltilir
çoğu
zaman-, kişilere sunulmuş işlerini getirerek, onları sobelemeye
başladık.
Diyelim ki en son programda Greg Davis’in suyla ilgili yaptığı fetişist
çalışmalarını psychoacoustics ve audio’nun gramatolojisi çerçevesine
bağlı
kalarak inceledik. İşte burada şu yapılmış, burada şu efekt kullanılmış,
burada
şöyle bir oda tasarlamış ve bu odada tüketilmesini varsaymış gibi
buluşlarla
sobelemeye başladık. Müziğin gramerini, öğelerini ortaya çıkarmaya
çalışmak
bizim programlarda yaptığımız. Daha çok sample kullanımı üzerinden
yürüyen bu
modern elektronik ya da soyut müzikte, o sample’ları yakalama, sample
üzerinde
kullanılarak onun anlaşılmasını engelleyen ya da farklı amaçla
kullanılan
filtreleri tanımlama, efekleri kullanma gibi şeyler yapıyoruz. BG: Bu konudaki en çarpıcı örneklerden biri Alva Noto. Onun
kullandığı seslere bakarsanız çok steril, çok saf ve özgün bir tarz var.
Matematiğine inerseniz, Alva Noto’nun müziği tamamen sinüslerden oluşan
ve
bunların bozulmamış hallerini bize dinleten bir müzik. Çok soğuk da
gelebilir
bazılarına. Ama Alva Noto sanatçı kişiliğiyle bu soğukluğu azaltıp, çok
daha
popülerleştirebilen biri. Böylece audio’nun gramerini biraz daha
genişletmiş
oldu. Belki bundan on sene kadar sonra biz popüler müziğin içerisine bu
müziğin
girdiğini göreceğiz. Programlarda da bu tarz sanatçılara yer vermeye
çalışıyoruz ki, audio’nun gramerinin de ne tarafa doğru gittiğini
görebilsinler.
Mesela Keith Rowe 60’lı yıllarda özgür caz orkestrasına radyosuyla
gelebiliyordu. O zamanlar için bu oldukça radikaldi. Gerçi 50’lerde
Schaeffer’lar, Henry’ler bunların çok daha ilerilerini yapıyorlardı. Ama
Keith
Row ya da şu anda Tortoise gibi isimlerin yaptığı çalışmalar caz gibi
popüler
müziklere Xenakis’in Cage’in etkilerini sokmaya çalışıyor. Bu tarz
genişleme
olanaklarını araştırmaya çalışıyoruz ama bunların köklerine de
değinmeden
geçmiyoruz. Alva Noto’nun üretimlerinin sıfırdan üretimler olmadığı
mesajını da
vermeye çalışıyoruz. Elimize eski kayıt geçtikçe dinleyicilerin
bunlarında
farkında olmasını istiyoruz açıkçası. OK: Biraz da sanatın değil tekniğin yenilendiği konusunu
işliyoruz. Jackson Pollock’un tarihe geçişinin izini sürerek, şu an
yapılan pek
çok sanat eserinde, bizim ilgi alanımız olan müzikte, tekniğin
yenilendiğini,
bilgisayarın yenilendiğini, bilgisayarların hayatımıza girmesindeki
farklı
tarihsellikle seslerin yenilendiğini, seslerin ve seslerin yaratım
süreçlerinin
de birtakım antikalarının olduğunu, o antikalardan yararlanmanın da yeni
bir
tekniği olduğunu, sanatın ortaya konuş biçiminde, özellikle bu tür
enstalasyon
bazlı ilerleyen müzikte Jackson Pollock ve Marcel Duchamp’ın etkilerini
olduğunu, müzik özelinde Luigi Russolo’nun etkileri olduğunu, her yeni
eserle,
her yeni enstalasyonla karşılaştığımızda ortaya çıkarıp duruyoruz
diyebiliriz.
Cage’e çok girmiyoruz. O başka bir dünyaya girmek oluyor. Psychoacoustics
raslantısallığa nasıl bakıyor? BG: Rastlantısallık çok üzerinde durduğumuz bir konu değil. Biz
daha çok rastlantısallığa çok yakın olan kaostan bahsettik ilk
zamanlarda.
Klasik kelebek etkisi örneğiyle başlayan kaos teorisine, müzik olarak
bunun
anolojisi nedir diye baktık. Sonuçta emprovizasyonda olsun, Merzbow’un
yaptığı
gürültü müziğinde olsun, kaos teorisinin işlendiğini görüyoruz. Ben
müziğin bir
örgüsü olduğunu düşünüyorum. Rastlantısallık, müziğin müzik olarak
kulağımıza
çalınmasının, tekrar eden ritmlerinin olmasının, bir örgüsünün, bir
düzeninin
olmasının tam karşıtı. OK: Müziği benim zihnime kazıyan şey onu hatırlayabilecek olmam.
Onu hatırlayabilmem için, güzel tonlar, armoniler, seslerin
birlikteliğinden
doğan güçlü anlamlar olması gerekiyor. Fakat işin içine gürültüyü
soktuğunuz
zaman, emprovizasyonu soktuğunuz zaman, sanatçının kendinden önce ortaya
konan
örneklerin ayağını kaydırmak için, bir tür yıkıcılık isteğiyle ortaya
çıkan
işlere dönüşüyor. Ticari olarak başarılı, popüler olmak istemeyen, bizim
programımızdaki gibi çoğu klasik eğitim almış insanlar, belki de popüler
olmanın getirdiği alçaltıcı duygudan, para kazanıyor olmanın dayattığı
aşağılık
duygudan kurtulabilmek için, belki de böyle daha rastlantısal, daha
fetişist
şeylerle ilgileniyorlar. Bu sanatçıların yeni bir şey önermedeki
hezeyanlarından da kaynaklanıyor. Sanat zaten böyle ilerliyor. Mutlaka
farklı
türlü bakmak gerekiyor. İşte John Cage kötü bir piyanist olduğu için,
piyano
çalamazlığıyla başbaşa kalarak o zavallılığı neye dönüştüreceğini
düşünerek,
işte araya sopalar sokup sesi bozarak, içindeki dehayı da kullanarak, o
zamanki
ondan çok daha iyi piyanistlerin hepsinden daha önemli, daha çığır açıcı
bir
şey yapmıştır. Sanatın insanı yeni bir şeyler söylemeye zorlayan yapısı,
geleneği, yeni bir birim açılmasını sağlamış. Rastlantısallık,
gürültüyle de
ilişkisiyle, bir takım deneyler yaparak yine bir teknik meselesi oluyor.
Mesela
ben sesler için bir çarpım tablosu düşünmüştüm. İyi bir gitarist
olamayacaktım.
İyi bir piyanistte olamayacaktım. Matematik ve bilgisayar programı
bilgimle
başbaşaydım. Bunu bir şeye dönüştürmek zorundaydım. Ben de farklı bir
şeyler
söyleyebilrdim kendi çapımda. Oturdum Matlab’de demin Berk’in “Artık
yapılıyor,” dediği şeyleri daha önceden yapmaya başladım. Belki artık bu
artalanda popüler bir davranış biçimi, müziği üretiş biçimi olsa da,
kendi
çapımda bana gelen bir mail’i sese dönüştürmeye çalıştım. Basit bir
bilgisayarla üretirken buldum kendimi. BG: Aphex Twin’de başlangıçta bu Matlab’le çok çalıştığını
itiraf
eden bir sanatçı. Ama o, kendi çarpım tablosunu kendi matematiğiyle
üreten bir
sanatçı açıkçası. Zamanla daha popüler bir yere gittiğini de görüyoruz. OK: Birtakım sesleri çarptığımızda, topladığımızda oluşan bir
çarpım tablosunda rastlantısallıkla işin içinden çıkmak zor. Sadece
tahmin
edebilirsiniz belki, birtakım seslerin nasıl bir birini sönümleyeceğini.
Uzun
bir wav dosyasındaki matriksle bir başka matriksi çarptığınızda ortaya
çıkacak
sonucu tahmin etmek zor. Ortaya çıkan şeyler de genellikle bu tür
tahminleri,
bu tür önsezileri varsayarak yürüyen bir şey olabilir. Greg Davis’in
birtakım
software’ler kullanarak altı dakikalık bir parça için bu tür tahminleri,
varsayımları bir yıl boyunca deneyerek sonuca ulaştığını söyleyerek, bu
rastlantısallığın içinden çıkılamazlığını en keskin biçimde
örnekleyebiliriz. BG: Ben rastlantısallığı kafamda iki bölüm olarak düşünüyorum.
Birincisi John Cage’in orkestrasına “Genel tema budur ama kafanıza göre
çalın.
Her sanatçı orkestradaki her insan farklı yerlerde, farklı notalarda
farklı
yorumlar yapabilir,” diyerek onları özgür bırakması. Chance Interaction,
Chance
Operation denilen, karakteristiği belli enstrümanların farklı notalar
çalması,
farklı kompozisyonlar oluşturması bir rastlantısallık. Bizim burada
bahsettiğimiz rastlantısallık çıkan seslerin rastlantısal olması.
Cage’in
orkestrasındaki bir sanatçının bas çalmaması. Onun yerine bir laptop
alıp, o
laptop’la sesin karakteristiğini oluşturma çabası. Çevresel sesler
dediğimiz
seslerde de rastlantısallık çok vardır. Bir dalga sesi white noise’a çok
benzer. Tamamen rastgelelik üzerine inşa edilmiş bir sestir. Bir daha
terkrar
edilemez. Seslerin üretimindeki rastlantısallıktan bahsediyoruz. Biz
bunu Liz
Fando’da çok farklı patch’leri çok farklı şekillerde kullanarak, bu
anlamda
rastlantısallığı kullanarak, üretiyoruz. Çaldığımız notaların
rastlantısallığı
değil, ürettiğimiz seslerin rastlantısallığı. Osman’ın en çok sevdiği,
çok kötü
bir bilgisaraydan çıkabilecek hataların yakalanması. Bu da bir
rastlantısallık. OK: Tekniğin rastlantısallığına değinirsek eğer; ses kartının
kapasitörlerini
sökerek, ses kartını sakatlıyarak yani, ondan elde edeceğimiz seslere
rastlamak
mesela. BG: Bu konuya çok yakın bir konu, bizim de üzerinde durduğumuz
bozma ya da yıkım. Bir şeyleri yaratmaktansa yıkmak. Popüler
sanatçıların
müziğini yıkmak, çok popüler sesleri yıkmak açıkçası kolay. Sanatçıların
çoğu
da bozmak üzerine yoğunlaşmış. Gürültü de saf bir sesin çok çok bozulmuş
hali
olarak görülebilir. Biz de Osman’ın daha uzman olduğu felsefeki yıkım ve
bunun
müzikte nasıl ortaya çıktığından bahsediyoruz. Rastlantısallığın belki
de bizi
götürdüğü yerlerden biri olan kaos, bozum ve hataların kasten
kullanılması. OK: Bizim için yıkmak demek onu yok etmek anlamına gelmiyor.
Kendi
ürettiğimiz için yer açmak anlamına geliyor. Popüler bir şarkının
mp3’ünün
yanlış encode edilmiş kısımlarındaki çıtırtıları alıp, o çıtırtılarla
ritm
yazmak mesela. Sanat tarihinde de bu var. Yeni saat akımları hep
birbirinin
ayağını kaydırarak ilerlemişlerdir, birbirlerine yer açmışlarıdır,
ötelemişlerdir. Jackson Pollock kovayı kanvasın üzerine boca ederek,
normal
resim yapma tekniklerini terk ederek, yıkarak kendisine bir yer açmış
biri. BG: Sonuçta her şey bu tuhaflığın yeniliklerle çakışmasına
dayanıyor. OK: Teknikğin yeniliğini baştan koyduk zaten. Mp3 çıtırtılarıyla
oluşan müziği oturup bütün gün dinleyemezsiniz. Ya da yaşadığınız bir
ayrılık
acısı için melonkolik bir hatıra oluşturamazsınız belki. Ama ilginç bir
fikir,
fikirlerin birbiriyle atışması, oluşması, hazırlanması konusunda akılda
kalıcı
bir şey yapmış olursunuz. BG: Herkes bir kanvasın üzerine boya dökebilir ve ortaya çıkan
her
zaman sanat olmayabilir. Bu tarz müzikler çok kolay yapılablir ve her
zaman
başarılı bir sonuç da vermeyebilir. İnsanların bu tarz müzikleri
dinlediklerince en çok yaptıkları yorum “Bunu ben de yapabilirim, bunun
orjinalliği nedir?” Ama Alva Noto’nun o çıtırdılardan bir melodi yapmak
için
bir ay uğraştığını düşünürseniz, bu işin dinlebilir forma ya da sanat
formuna
gelmesi için harcanan büyük bir emek var. Çok küçük, mikro seslerle bir
melodi
yapmak için çalıştığınız zaman, bir bas melodisini bulmaya arayacağınız
zamanın
en az on katı oluyor. Emeği çok fazla yabana atmamak lazım. OK: Artık kompozisyon ya da melodik bir şeyler yapmaktan çok
böyle
şeyler yapmak zorlaştı. Elimizde software’ler var ve artık işaretliyerek
buluyoruz melodileri. Ama bu software’lerle bu kadar bozuk ve yıkık
sesler elde
etmek artık zor olan. Giderek tersine dönüyor her şey. Bu yapılan işlemlere bir
iki somut örnek? Yani bahsettiğiniz bu grameri bilgisayarıyla müzik
yapan
sıradan kullanıcı uygulamalarında nasıl kullanıyor? OK: Bir mouse’un hareketleriyle ilişkilendirdiğimiz, bildiğimiz
pek çok işlemin aslında matematiksel bir formülü var. Mouse’u sola
götürdüğünde
sinüsünü, sağa götürdüğünde kosinüsünü almak gibi. BG: Mesela Francisco Lopez’in kaotik ve ambient seslerini
inceleyip sobelemeye çalıştığımızda, birincisi seslerin bir kaynaktan
çıktığını
farkedeceğiz. Ve bu kaynaklar dijital ortamlarda genellikle sinüs ve
kosinüs
dalgaları olacak. İkincisi o kaynaktan çıkan seslerin başka bir işlem
aracılığıyla filtrelenmesi, modifikiye edilmesi.. OK: Başka bir şeyle çarpılması, toplanması. Daha somut bir örnek? OK: Bir ses dosyasını bilgisayarımızda açtığınızda bir matriks
olarak görürüz. Stereo olduğu için nx2 şeklinde bir matriks olarak
görürüz. İki
kolonu var, left-right diyelim. Bu matriksin iki kolonundaki sayıları
periyodik
olarak, birinci, üçüncü, beşinci gibi, sıfıra böldüğünüz zaman ortaya
çıkacak
sonuç zzztstzzztstzzztst gibi bir ses olacak. Çünkü o entry’lerdeki sayı
sıfıra
bölündüğü zaman tanımsız olacaktır. O sayılara geldikçe ses kartı
periyodik
olarak saçmalayacak. Belki de Alva Noto’nun elde ettiği sesi böyle basit
bir
matriks çarpımıyla elde etmiş olacağız. BG: Lopez’in uğultulu, bulutumsu bir sesini ele alacak olursak,
her ses birbiri üzerinde bindirilmiş binlerce sinüs dalgası olarak
kulağımıza
geliyor. Biz bir bas ses duyduğumuzda aslında duyduğumuz şey çok düşük
frekanslı yüzlerce sinüs dalgasının üst üste binmiş hali. Siz bir ses
sinyalinin yüksek frekanslarını atıp, düşük frekanslarına izin
verirseniz,
burada bahsettiğimiz şey filtreleme, modifikasyon. Yani mouse’u biraz
sola
kaydırıp yüksek frekanslı sesleri at komutunu vermek. Tam tersine bzzt,
czzt
gibi sesleri, cızırtıları, hışırtıları elde etmek içinse, bunlar çok
yüksek
frekanslı sesler, mouse’u biraz sağa çevirmeniz gerekiyor. OK: Ama siz yaptığınızın bu olduğunun farkında değilsiniz. BG. Ya da sesleri zenginleştiren, herkesin bildiği eko efekti.
Bu
işle uğraşan herkes bu efekti biliyordur ama ekonun yaptığı şey,
Osman’ın biraz
önce bahsettiği gibi, müziği bir vektör olarak düşündüğünüzde, örneğin
sekizinci saniyedeki sesin, yedinci saniyedeki sesle beraber, üst üste
çalınması. Ya da mouse’la bir kanalı kısıp diğerini açmanız size pan
efektini
veriyor. OK: Bu pan efekti de demin bahsettiğim iki kolonlu matrikste sol
taraftakileri sıfırla, sonra sağ taraftakileri sıfırla demek. BG: Fourier yaşamamış olsaydı, büyük bir ihtimalle elektronik
müzik şu anda bulunduğu yerde olmayacaktı. Çünkü Fourier, kulağımızdaki
hair
cell’lerin bir sesi algıladığında frekansını bilmesindeki matemetiksel
ifadeyi
bize sundu. Fourier olmasaydı biz düşük ya da yüksek sesleri filtreleme
işini
yapamıyor olacaktık. Bu yüzden radikal bir deyişle elektronik müziğin
babası
Fourier’dir diyebilirim. OK: Digital Signal Prossesing alanı zaten tamamen Fourier
tarafından açılmış. Gerçekten elektronik müziğin babası olarak
gösterebiliriz. Peki Liz Fando? BG: Programlar ilerledikçe, kendimizi geliştirdikçe, müzik yapma
süreçlerinin nasıl olduğunu daha iyi irdeler olduk. Aynı programları
kullandık,
bu işin matematiğine vakıf olduk ve çoğu programımızda çaldığımız
örnekleri
sobeledik. OK: Aynıların, benzerlerini yaptık.
BG: Plastikman’in, Pole’un nasıl müzik yaptığını, öykünerek,
taklit ederek deşifre etmeye başladık. Bunun sonucunda kaçınılmaz olarak
kendi
idollerimize öykünmeye başladık. OK: Sonuçta Liz Fando müzik yaratan değil audio’lar oluşturan
bir
ikili oldu. Bazı yerlerde kulağa hoş gelen şeyler olabilir ama bütün Liz
Fando
konseptinin toplamı bir audio işlemci olarak tanımlanabilir herhalde.
Pan
Sonic’in yaptıklarını audio olarak nitelendirmesi tanımına sadığız.
Müziğin
yaratılış biçimlerine şahit ola ola, biz de o müziği oluşturabilmeyi
geliştirdik. Birkaç sayıyı çarparak başlayan süreci Fourier’ye olan
inancımızın
pekişmesi olarak da görebiliriz. BG: Bizim çoğu müzisyen gibi farklı sesler bulma isteğimiz
amacımız var. Ama biz radyo programlarımızda tam dersin ortasında bir
mola
veririz. Ve o molada bizim gerçekteki taşıyıcılarımızı ortaya
çıkarıyoruz bir
anlamda. Henry Mancini’ler, Isaac Hayes’ler, Keith Jarret’lar çalarak
abstract
müziklerin dışındaki, bizim bilinçaltımızdaki öykünmeleri de dışa
vuruyoruz.
Belki biz çok iyi müzisyenler olsaydık, bizim Liz Fando kavramımız Henry
Mancini gibi müzik yapacaktı. Ama müzisyen olmadığımız ve istesek de bu
tarz
müzikler yapabilecek kapasitemiz olmadığı için Liz Fando müziğine
kaydık. OK: İnsanların taşıyıcısının ne olduğunu bilmediği sesleri
çıkarmaya çalışarak kendimize yer açmaya çalışıyoruz. BG: Bir rock grubunun konserde yaptığı şeyler çok ilgimi
çekmiyor,
daha ziyade konserden önce sound check’te yaptıkları şeyler bana daha
ilginc
geliyor. Mesela bir müzik dinlemeye başlayacaksınız. Laptop’unuzun
line-out’unu
hoparlöre bağlıyorsunuz. O hoparlörden o anda elektronların sesi gelir.
Geri
planda bir gürültü duyarsınız. O elektronlardan, hoparlörlerden gelen
elektriğin sesi bizi etkilemeye başladığı zaman, Liz Fando olarak bu
tarz bir
müzik yapacağımızı anlamıştık. Şu taşıyıcı kavramını da
açsak? BG: Siz bir piyano melodisi duyduğunuz zaman o sizi direkt
etkiler
ve siz onu tanırsınız. Ama bizim yaptığımız ya da programda yer
verdiğimiz
müzikte çok güzel elektrik süpürgesi soloları atılıyor. Taşıyıcısı
olmaması
buradan kaynaklanıyor. Müzik anlamında tekabül eden bir şey yok. OK: Özdeşleştirme kazaları çoğu. Elektrik süpürgesiyle
özdeşleştirdiğimiz şey basit bir sinüs dalgası. Mikrodalga fırın
çalışırken
içine koyduğum mikrofondan çıkan ses ne olur hayalinden doğan ses,
gerçekten o
mikrofonu mikrodalga fırının içine koymakla bulunuyor. Ama onu
dinlettiğin
zaman dinleyici onu asla hayal edemeyecek. Dolayısıyla dinleyicinin
kafasında
böyle bir taşıyıcı kavramı yok.
|